SON DAKİKA

Yaşam Cilveli Bir Oyundur

Bu haber 17 Ekim 2019 - 2:10 'de eklendi ve kez görüntülendi.

Hiç bir zaman yaşamın gelecekte bize neler göstereceğini bilemiyoruz. Bazı anların ve kimi güzelliklerin sadece o an, içinde bulunduğumuz anlarda yaşadığımızın farkında olamıyoruz. Oysa yaşadığımız günü bir kez daha yaşamak mümkün değil. Tıpkı yıllar önce sevgili, babamın beni bir gece sadece bir kaç saatlik görüşmek için öğretmen olduğu köye davetini geri çevirdiğim gibi. Şimdi yola çıksam, gece yarısı varıp yarın öğle saatlerinde dönmek zorundayım, gelmeyeyim demiştim. Babamın bana çok kızdığını kalınlaşan ses tonundan anlamıştım. Bana çok kızmıştı. Haftalarca ne yazabilmiş ne de telefon açabilmiştim utancıma. Babamı kırmıştım. Bir kaç saatte olsa birlikteliğin verdiği huzurdan uzak kalmıştım. Yorulurum, demiştim. Üşürüm, hasta olurum. Şimdi yanıldığımı anlıyorum. Uzunda olsa yollar, dağlarda olsa, bir kaç saat aile fertlerini görmek için gidilmesi gerekiyormuş. Çünkü insanın ne kadar içten ve derinden bağlandığı dostları olmuş olsa da ailesinin yanında, annesinin babasının, kardeşlerinin yanında duyduğu huzuru bir başka yerde bulamıyormuş.

Yaşamın iyi ya da kötü yanının nerede ve ne şekilde karşımıza çıkacağını bilemiyoruz. Bir zamanlar çok iyi mevkideki insanların zor koşullara düştüklerini, kimi yoksul insanların da bir anda işlerinin açılıp ummadıkları bir dünyanın içine düştükleri yine bilinen gerçeklerdir.

Yaşamın en kötü yanı bir kazaya uğramak ya da hastalık sonucu engelli olarak kalmak, çocuklarını ve ailesini zamansız kaybetmek gibi kötü sonuçlar ilk akla gelenler. Ama yaşam bu, nerede neyin başımıza geleceğini bilemeyiz. Başa gelenler çekilir.

Aşağıdaki öykü yaşamın cilvesini anlatan en güzel örneklerden bir tanesi.

 

İbret verici öykü şöyle;

“Asker, San Francisco’dan ailesini aradı: “Anne, baba, eve dönüyorum ama sizden bir şey rica ediyorum: Yanımda bir arkadaşımı da getirmek istiyorum.” “Memnuniyetle, onunla tanışmak isteriz” diye cevapladılar… Oğulları:  “Bilmeniz gereken bir şey var” diye devam etti. “Arkadaşım savaşta ağır yaralandı. Bir mayına bastı ve bir koluyla ayağını kaybetti. Gidecek hiçbir yeri yok, ve onun gelip bizimle kalmasını istiyorum.”  “Bunu duyduğuma üzüldüm oğlum” dedi babası. “Belki onun başka bir yer bulmasına yardımcı olabiliriz.” Hayır” dedi asker, onun bizimle yaşamasını istiyorum.”  “Oğlum”, dedi babası, “Bizden ne istediğini bilmiyorsun. Onun gibi özürlü biri bize korkunç bir yük olur. Bizim kendi hayatımız var, ve bunun gibi bir şeyin hayatımıza engel olmasına izin veremeyiz. Bence bu arkadaşını unutup eve dönmelisin. O kendi başının çaresine bakacaktır.”  Oğlu o anda telefonu kapattı. Ailesi ondan bir süre haber alamadı.  Ama birkaç gün sonra, San Francisco polisinden bir telefon geldi. Oğullarının yüksek bir binadan düşüp öldüğünü öğrendiler. Polis bunun intihar olduğuna inanıyordu. Üzüntü dolu anne-baba hemen San Francisco’ya uçtular ve oğullarının cesedini tespit etmek için şehir morguna götürüldüler. Onu tanıdılar ve bilmedikleri bir şeyi daha öğrenince dehşete düştüler:  Oğullarının sadece bir kolu ve bir bacağı vardı.(*1)”

Bizler güzel ve basit olanı daha kolay seviyor ve daha kolay kabulleniyoruz. En çokta kendimize benzeyen insanları seviyoruz. Eğer gördüklerimiz bizim dışımızda kalıyorsa ilgilenmiyor ya da ondan uzak durmayı tercih ediyoruz. Hepimizde var bu neden. Bende öyleyim. Mesela dün akşam iş çıkışı tam kapıda, üstü başı pas içinde, sakallı bir adam, “Ne olur bana bir şişe şarap parası ver abi”, dedi. İlk önce olmaz, dedim. Ama o peşimden, “Yapma, bir şişe şarap parası, yalan değil işte şarap alacağım, çokta üşüdüm.” Belki de o an peşimden gelmesini istemediğim için belki de üşümüş olacağına üzülerek cebimdeki bozuk paraları verdim. İçten, samimi bir şekilde teşekkür etti. Bir an göz göze geldik. Çok sevindiğini gözlerinden anlamıştım. Onun sevinci beni de mutlu etmişti. Samimi yaklaşımıma güvenmiş olacak ki, “Belki de beni delirmiş sanırsın ama öyle değilim abicim”, dedi. “Belki biraz dengem bozuk ama insanlara hiç bir zararı olmaz, ben sadece şarap parasını isterim.” Konuşması düzgündü. Bana dedim azıcık kendinden söz etmek ister misin? diye sordum. “Tabii ki ederim”, dedi. “Ben önceleri çok iyi durumdaydım. Çok sevdiğim bir karım, mevki sahibi olduğum bir işim vardı. Her akşam karımla yemeğe çıkar, sinemaya giderdik. Onu çok severdim, ona aşıktım. Bir yaz tatilinde birlikte özel arabamızla dönerken bir kaza yaptım ve karımı kaybettim. Daha sonra tek başıma kalınca dayanamadım. Hayat yıktı beni, yalnızlık yaktı. İşimi sorarsan abi ben büyük bir şirkette müdürdüm bir zamanlar.”

Onu orada ayaküstü dinlerken dalıp gitmiştim bende. Birden gözlerinin dolduğunu gördüm. Ve hiç bir şey söylemeden, sanki utanmış gibi, yırtık, kirli paltosunun yakasını kaldırıp, yüzünü kapatıp sessizce uzaklaştı… Hava kararmıştı. Sokaklar karanlık ve buz gibiydi.

(27.12.2001-Yılında yazılmış bir yazım…)
[(*1) Önemli not: Bu bölüm bana internet aracılığıyla ulaştı. Yazarının ve çevirinin kime ait olduğunu bilmediğim için özür dileyerek yazamıyorum.]

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.