SON DAKİKA

Sansür mü, gişede hüsran mı?

Bu haber 28 Aralık 2017 - 11:24 'de eklendi ve 2.473 views kez görüntülendi.

Zaman zaman Odatv ve Aydınlık gazetesinde de yazan Ahmet Yıldız ‘solitiraz’ sitesinde değinmese, aslında benim de yorum yapmak niyetim yoktu. Yıldız, İsmail Güneş’in ‘Kervan 1915’ filminin sansürlendiğini iddia ederek, bunu “liberal faşist anlayış’ın kültür ve sanat alanındaki hegemonyasına bağlıyor! Buna itiraz etmemek mümkün değil!

Öncelikle, yanlış anlamaları bertaraf etmek için, film hakkında kısaca düşüncelerimi açıklayayım. Ben, filmle ilgili hem hikâyenin anlatılış tarzı ve senaryosu ile ve hem de teknik kotarılışı ile ilgili kimi eleştirilerim olsa da, toplamda başarılmış, iyi çekilmiş bir film olduğunu düşünüyorum. Hem, yönetmenin en iyi filmi diyebiliriz ve hem de “dönem filmi” denilen kategori içerisinde de ortalamanın üzerinde bir seviyeyi yakaladığını söyleyebiliriz.

KÖRLER VE SAĞIRLAR!

Gazeteduvar sitesi yazarının “sanırsın okul gezisi” ve Aydınlık yazarının “tarihe ve tehcire bakış açısı bir yana, öyküsü ve sinematografisi açısından hayli olumsuz tepkiler alan” gibi yorumların filmin gerçekliği ile hiçbir ilişkisi olmayan, önyargılı yaklaşımlar olduğunu düşünüyorum.

Filmde tek bir ima dahi olmasa da, Diyarbakır çevresinde (de!) kafileye eşkıyanın saldırmış olmasından hareketle, filmin “çeteleri Kürt göstermek” gibi bir amacı olduğuna hükmeden, zehir hafiye ve alt-metin okuyucusu Küyerel yazarı Aziz Yağan ise, çok daha özel bir vak’ıa!

Bütün bunların yanında, Hürriyet yazarı ise, “en azından uzun yol türü bir ‘western tadı’ arıyor”du!

Öte yandan, “karşı mahalle” yazarları da filmin gişede yaşadığı hüsranı anlayamamışlardı. Hemen hepsi, İsmail Güneş’in, filminin sansürlendiği iddiasını sahiplenip, tekrar ediyordu.

Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan’a göre “Kervan 1915, göz göre göre sansürlendi, sinema salonlarından kovuldu!” Kaplan kendi iddiasını açık artırmaya sunarak, hedef de büyütüyordu: “Şundan hiç kuşku duymuyorum: Eğer bu film, Ermeni tezlerini destekleyen bir film olmuş olsaydı, aylarca kapalı gişe oynardı, yönetmeni de, oyuncuları da kahraman olur çıkardı!” Yusuf Kaplan acaba Türk sinema seyircisine hakaret ettiğini fark edebildi mi, dersiniz? Hiç sanmıyorum!

Giderek karşı mahallenin “üvey evladı” haline gelen Akif Beki ise, konuya daha teorik yaklaşmayı tercih ediyordu: “İyi olmak, alıcı ve karşılık bulmaya yetmiyor, yukarıdan aşağıya gerçeğimiz bu.”

Yeni Akit’ten Hüseyin Öztürk ise, sanırım gazetesinin cevval konumunu içselleştirmesi nedeniyle olacak, sorunu daha radikal tedbirlerle çözme önerisini dillendiriyordu: “Mesela Kültür Bakanlığı veya il valileri, sinema filmi işletmecileriyle salon sahiplerine; ‘Neden bu filme salon verilmediğini’ soramazlar mı?” Bir yüz yıl sonra, “Taksim’de ikisini as, bakalım bir daha yapıyorlar mı?!”, kahvehane geyiğinden bir adım dahi ilerleyememiş düşünce çevresinde bocalamamız, elbette üzücü!

KERVAN 1915 FİLMİ SANSÜRLENDİ Mİ?

Son sözümü en başta söyleyeyim: Gösterimde kaldığı 5 gün içerisinde, Türkiye’nin çeşitli illerinde 90 sinemada, Box Office rakamlarına göre toplam 2070 seyircinin bilet alıp izlediği ‘Kervan 1915’ filminin sansürlendiğini iddia etmek, abesle iştigaldir. Sinema başına 5 günde 23 seyirci anlamına gelen bu sonuç, filme seyircinin ilgi göstermediği gerçeğinden başka bir yoruma izin vermez.

Dolayısıyla, İsmail Güneş’in “Kervan1915’i dağıtım sorunları ve sinema salonlarının kötü niyetli tutumlarından ötürü salonlardan çekme kararı aldık.” açıklamasını bir gerçeğin ifşası olarak anlamak ve kabul etmek mümkün değildir. Güneş yaşadığı hayâl kırıklığını ise şöyle ifade ediyordu: “Sinema salonları beni cezalandırıyor. Bu cezalandırma işinde bu işe müdahale edebilecek insanlar, yazarlar, çizerler falan sadece seyrediyor.”

Dünyanın en büyük sanatçıları da bu tür hayâl kırıklıkları yaşamıştır. Hitchcock ‘Topaz’la tam bir felaket yaşamıştır. Antonio Vivaldi’nin yaşadıkları ise daha da korkunçtu: Bugün neredeyse çocukların bile bildiği veya en azından bir partisini ıslıkla çalabildiği ‘Dört Mevsim’in galasından ıslıklar altında kaçtı. Vs. Tüm bunlar ne sanatçının yeteneklerine ve ne de eserin sanatsal seviyesine dair bir işarettir. Sanat ve sanatçı güncel çekişmelerin çok dışında, kendisini yıllar içerisinde ve emsallerine etkisiyle kanıtlayan bir değerlendirmeyi hak eder.

Öte yandan, ‘Solitiraz’ sitesinde Ahmet Yıldız’ın yazdıkları ise, İsmail Güneş’in başarısızlığını ifade ettiği tepkisinden siyasi bir çıkarım yapma çabasıdır ki, kısmen gerçeğe dokunduğu yerler olsa da, mesajı itibariyle, doğruyu ifade etmekten uzaktır. Anlatalım:

Halit Refiğ çok haklı olarak vurguladığı üzere, Türk Sineması bir ‘Halk Sineması’dır. Yani, içeriğini, tematiğini ve hatta oyuncularını dahi halkın belirleme gücünü elinde bulundurduğu bir sistemden söz ediyoruz. Refiğ bu durumu, sermayenin ve devletin bu alandan maliyeti ve sorumluluğu nedeniyle uzak durması ile açıklamıştı. Bilindiği gibi, sermaye riski sevmez, bürokrasi de sorumluluk almayı! İkisi de sinemada bolca bulunur.

Aslında, tüm popüler sanat alanlarına taşıyacağımız bu tespit, halkın isteklerine göre film yapmak, müzik yapmak, kitap yazmak vs gibi bir pazar/piyasa koşulu yaratır. Her ne kadar, son 30 yıl içerisinde kısmen sermaye ve devletin bu alanlara ilgisi artsa da, esas olarak hâlâ temel belirleyici piyasa oyuncusunun ‘halk’ olduğunu söyleyebiliriz. Yani, İsmail Güneş’in filmini de, Cem Yılmaz’ın filmini de ne sermaye, ne devlet ve ne de sinema eleştirmenleri engelleyebilir. Yeter ki, film halkta karşılık görsün!

İsmail Güneş’in Eşkıya, Issız Adam, Sağ Salim ve daha pek çok iddiamı kanıtlayacak film örneklerine bakıp, nerede yanlış yaptığı üzerine kafa yorması, kendi film hayatında kendisine çok daha faydalı olacaktır, kanaatindeyim.

Ali Rıza Özkan
Ali Rıza Özkanaliriiaozkan@gmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.